Ey Gönül Ölmedinse Uyan!

Fatih Tezcan'dan, Ayşe Arman'a cevaben..!

15/7/2009 · Kategori: Fatih Tezcan__in Kaleminden

Kafedeki masanın üstünde Hürriyet Pazar ekini gördüğümde, bir önceki gün sürmanşetten verilen ‘Ayşe Arman türbana girdi…’ anonslarını hatırladım…

Ayşe Arman’ın mahalle maceraları’ yayımlanmıştı işte!

Hanımefendi ‘ters kıyafetler ile karşı mahalle denemeleri’ yapmış da onu mevzu etmişler…

‘Bu ne sosyolog özentili ama gayet eğreti bir atraksiyondur! Bu ne sakil bir denemedir ya Rabbi!’ iç geçirmeleri için hızlıca üç tam sayfa resimli yazıyı gözden geçirmem yetti!

Neden mi güldüm?

Bu Türbanlı Barbie’nin kırk yaşında ilk kez örtülü geldiği ve sosyolojik bir laboratuar sandığı semtin, Ortaköy’ün, otuz senelik sakiniyim de ondan…

Semt ile olan alakamı bilmeyenler için kısa özet geçmem gerekirse, semtin bilinen tüm tarihindeki ilk ve tek İslami derneğin kurucu başkanıyım…

Türbanlı Barbie Ayşe Arman’a ben gülmeyeyim de kim gülsün?

Yani, tamam, macera şöyle tumturaklı bir cesaret taşır veya zorlu bir sızma falandır da dersin ki hani ‘vay anasını, yapmış, başarmış abla be!’ değil mi?

Nerdeee…

Sen git giy Tekbir’den tuniği, geçir kafana örtüyü, geç Ortaköy’e, Bebek’e, gez biraz ve sonra de ki ‘mahalle baskısı falan yok, asayiş berkemal’… J

Şaka gibi…

Neşeli gibi görünen deneyimini anlatırken dahi satır aralarına sakladığı ince toplum mühendisliği enjekteleri ne abestir, ne antipatiktir oysa…

Başını örtme faslını öyle bir anlatmış ki, dersin ki, abla, hazır Ortaköy’e gitmişken en yakın mekanın kapısından alsaydın bir tabela da öyle gezseydin bari?

‘Kafamdaki Örtü Geçici Duyma Bozukluklarına Neden Olabilir!’

Çokça populizm biraz da opurtunizm koksa da, saf bir iyi niyet taşıdığına inanmak istediğim bir macera yaşamış Ayşe Hanım…

Dediğim gibi zaten Ortaköylüyüm…

Arnavutköy’de ve Bebek’te okudum…

Maçka’da da oturdum…

Şimdi merak ettiğim şey o ki, bu hanıma kim dedi ‘bu mekânlarda başörtülüler sokaklarda gezemiyor ya da korkarak geziyorlarsa da baskı var, rahatsız ediliyorlar’ diye bir şeyi…

Şizofren bir durumlar var bir yerlerde ama hayırdır bakalım…

Başörtülülere baskıyı Ortaköy Entel Pazarı’nda veya Reina’da aramak için birilerinde ya şizofreni olması lazım zaten ya da bir toplum mühendisliği özentiliği…

‘Sefere çıkış’ kararını da ‘bir okur mektubuna’ dayandırıyor zaten Türbanlı Barbie…

Ah, bu okur mektupları yok mu…

Ne kullanışlı şeylerdir onlar…

Ayşe Hanım, bu sefer bir ‘okur mektubu’ değil bir ‘yazar mektubu’ alıyorsunuz…

O yüzden biraz daha uzun ve çetrefilli olabilir…

O mektupla ortak paydası ise her ikisinin de tavsiyeleri olması…

Ben ‘soyunmak kolay, zor olanı görmek için giyin de şuraya buraya git, baskıyı gör’ demem, diyemem…

Nedenine gelince…

Bakın Ayşe Arman Hanım…

Hiçbir şey sandığınız kadar düz değil…

Bu ülkede bir asırdır egemen olan tepeden inme ve elitist/tepeci kitle zaten gayet asimetrik ve antipatik bir savaş veriyor…

(İlker Başbuğ, resmi ideolojinin teknik yöntemi olan ‘asimetrik savaş’ı nasıl bir pişkinlikle Genelkurmay’a uygulanıyormuş gibi gösterdi, bunu ona sormanız lazım.)

Üstelik bu yolda kullanılmayan hiçbir enstrüman yok…

Medyadan camilere, ekonomiden eğitime kadar her alanda ‘bu memlekette ne olacaksa bizim istediğimiz gibi olur!’ faşist diktasını iliklerinize kadar hissediyorsunuz…

Kodlarına bu kadar müdahale edilen bir başka millet var mıdır ben bilmiyorum…

Mesela dünya iyisi teyzem Almanya’dan geldiğinde ve söz Güneydoğu’dan açıldığında ‘Boş versene Fatih, koyacaksın kafalarına atom bombasını, kurtulacaksın’ diyebiliyorsa…

Ultra-liberal ağabeyim, ‘abi memleket bu ya, çocuklar gibi al misketlerini git diyemezsin ki insanlara’ demem üzerine ‘Bak Fatih! Misket örneğini iyi hatırlattın! Bu vatanı sonuçta ateist bir asker kurdu kardeşim! Ve onun sevenleri de her zaman orduda orada burada olacaktır! Beğenmeyen alacak misketlerini gidecek! Bu her zaman böyle olacaktır yani kural bu yavrum... Başka memleket mi kalmadı yaw?’ mealinde konuşabiliyorsa…

Sizi her halinizle kabullendiklerini sandığınız akrabalarınız, örtülü nişanlınızı gördüklerinde saklayamadıkları vücut dilleriyle tedirginliklerini izhar ediyorlarsa…

Hatta bu garipseme ve yadırgama halleri o sizin sahilinden döndüğünüz Ortaköyün sokaklarına ya da Kızılay’daki trafik ışıklarına kadar taşıyorsa…

Üzülerek söylüyorum ki, tarihi ve sosyolojik derinliği olmayan ve en önemlisi acı gerçekleri yansıtmayan maceralarınız Pazar kahvaltısı geyiklerinin senaryoları olmaktan öteye gidemez!

Çok mu sert oldu dersiniz…

Değil, inanın değil…

Dedim ya bir okur değil bir yazar mektubu bu…

O yüzden ‘gidin şunu şunu yapın’ deme garipliğine değil, ‘gelin şunu yapalım’ deme cesaretine sahiptir…

Aynı boneyi takınız… Aynı örtüyü örtünüz…

Ve gelin beraber Reina’ya değil Marmara’ya gidelim…

Marmara Üniversitesi’ne…

Reina kapısına benzemez Kemalist okul kapısı!

Reina’da kapıdan alınmayınca attığınız kahkahaları duyamazsınız Üniversite kapısından dönen kızcağızlarda…

Buram buram Kemalizm’e kin doludur örtülerin altları artık…

Ve dediğiniz gibi, o kulaklara bir şey de duyurulamaz artık!

Anlıyor musunuz siz ‘mahalle baskısı’ yok derken birilerinin nasıl çileden çıktığını…

Belki biraz da onların sesi oluyordur şu yazı…

Ha, dünyanın her yerinde olabilen ‘çapraz mahalle baskısı’ vardır pek tabi az da olsa buralarda da…

Fatih’te mini etek, Cadde’de ferace ne kadar sempatik olabilir ki…

Esas mesele, bu ülkede bir asırdır çatır çatır bir devlet baskısı olmasıdır!

Mesela giydikleriniz çok hoş kıyafetlerdi Ayşe Hanım…

Dilerseniz bir gün de, İslam’da örtünmenin ‘dişilik değil kişilik konsepti’ üstüne kurulu olduğunu düşünen ve buna ‘hiç ilgi çekmeme idealizmini’ ekleyen kardeşlerinizin stiline bürünün yani simsiyah giyinin ve öylece gezin üç dört kişi, olur mu?

Bir de insanlarda ‘güzel insanlara karşı toleranslı olma’ refleksi vardır, bilirsiniz…

Ortaköylü esnafın birinin ‘manken bunlar’ dediğini yazmıştınız ya hani…

‘Manken bunlar’ denilmeyecek birkaç kız bulun, tarifteki kıyafetlere sokun ve ‘Ankara Kızılay’da gez bakalım biraz, neler oluyor, yaşlı Kemalist teyzeler veya amcalar neler sayıyorlar, dinleyin ve aktarın’ deyin…

Hem hasta olan hem de otobüste uyuyakalan başörtülü kıza ‘Kalk da büyüklerine yer ver bakalım örümcek gibi kafanı kapamakla insan olunmuyor!’ denildiğinde bakın bakalım insanın hoşgörü katsayısı nasıl eksi bilmem kaç oluyor…

‘Sizin gibileri başörtüsü eylemlerinde görmek isteriz Ayşe Arman Hanım’ populizmine girmek de istemem ama hakikaten bir sosyolojik tahlil merakınız veya hele de insanların yakınlaşması gibi hoş bir hayaliniz varsa inanın bu, bu kadar ucuz değil…

Nuray Canan Bezirgan’ı duymuş, belki de seyretmişsinizdir…

Hani şu ‘Atatürk’ü sevmeme hakkını kullanan ve bir de bunu canlı bir yayında dile getirecek yüreği barındıran’ kardeş…

Tanıştınız mı? ‘O program’ sonrasında yaşadıklarını dinlediniz mi? Tavsiye ederim…

Arzu ederseniz sizi, çocuğunu düşürmüş, 1-2 gün içinde kürtaj olması gereken ama özel hastane parası olmayan yani devlet hastanesine giden, diğer yandan da ‘hemcinsi bir doktora kürtaj olma lüksü’nü kullanmayı seçen ve sonucunu dehşetle gören bir kızla da tanıştırabilirim…

Düşen cenin çantasında, kendisi ise acı içinde kıvranıp ağlarken ‘Burası Türkiye! İsteyemezsin sen öyle bir şey!’ diyen Kemalist kadın doktorun eliyle onu ve ‘sakallı’ kocasını ittiğinde ne hale geldiğini anlatır belki...

Ayşe Arman.

Birbirimizi anlamamız için Pazar kahvaltısı geyiklerinden biraz daha alçak gönüllü ve azimli olmamız gerekli…

Bu ülkede ne Müslümanlar İslam’ı bilerek Müslüman oluyorlar ne de Atatürkçüler Mustafa Kemal’i tanıyarak Atatürkçü…

Her iki taraf da çok taklitçi ve çok tutkulu…

Zaten okuma oranı bu kadar azken mevcut kitaplar da fanatikleştirici ve yüzeysel olunca ortaya çıkan tablo bu…

Ruhat Mengi’den daha derin(!) perspektifleri olmalı mesela insanların…

Ve mümkünse Sabih Kanadoğlu’ndan daha inandırıcı adamlar bulmalıyız...

Tariflerimizi düzeltmeliyiz… Müslümanları, Fethullahçı-Tayyipçi-Tarikatçı üçgenine, Atatürkçüleri alkolik-çapkın -kibirli tarifine hapseden yaklaşımlarımızı gözden geçirmeli değil miyiz artık?

Tamam, çoktandır ‘tüketim toplumu’ olduk bile ama bari ‘birbirimizi tüketmeden anlamayı’ öğrenmeli değil miyiz?

Üstelik bunu da bir yandan Cüppeli Ahmet’e gülerken diğer yandan ‘Türbanlı Barbie Şehir Turunda’ kıvamında işler çıkarmadan becermeliyiz!..

‘Önce soyun-sonra oyun’ sloganları atmadan…

Faili meçhul okur mektuplarına yaslanmadan…

Şehrin elit gettolarında iki tur atıp devasa sosyo-psikolojik analizler çıkarttığını sanıp…

Milleti bu sıcaklarda haline güldürmeden veya çıldırtmadan...

 Fatih Tezcan

Analiz Merkezi
www.analizmerkezi.com

Doğru Haber İyi Analiz

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

FATİH TEZCAN'DAN BOMBA YAZI "20 SORUDA KEMALİZM VE İRAN"

23/6/2009 · Kategori: Fatih Tezcan__in Kaleminden

20 SORUDA KEMALİZM VE İRAN

1.1979 İran devriminden önce yönetim erkinin başında bulunan Şah’ın ülke petrollerini ABD ve İsrail’e nerdeyse ücretsiz verdiğini ve İran’ı ABD’nin bir vilayeti durumuna indirdiğini hatırlarsak,
Kemalistlerin, ‘1979 İran Devrimi, İran’ı orta çağa geri götürdü’ söylemlerini,
‘Batılı ülkelerin destek ve himayesi olmadan, kendi özüne dönen ve iç dinamiklerini reddetmeden halkını yöneten kim varsa gericidir’ olarak mı anlamalıyız?

2.Kemalistlerin, İran İslam Cumhuriyeti’ndeki isyancıların aldıkları dış desteği görmezden gelmelerini ve bu isyancıların ‘İran İstiklal Savaşı’ verdiklerini iddia etmelerini,
‘Bir savaş eğer İslam’a karşı veriliyorsa dış güçlerden her türlü destek alınabilir’ demek olarak alabilir,
Türkiye Cumhuriyeti’nin yıllardır tartışılan kuruluş süreci sorularına cevap niteliğinde bir itiraf kabul edebilir miyiz?

3.Henüz rejim karşıtı gösteriler yapanlardan kimse asılmamışken amatör video görüntülerini mal bulmuş magribi tavrıyla tekraren yayımlayan Misyoner Medya,
bu görüntüleri ve -umarım asla olmaz ama- ‘müstakbel isyancı asılma’ görüntülerini,
Ankara Samanpazarı’nda sadece şapka takmadığı için Kemalist rejimce asılan yaşlı başlı insanların hemen gönderebileceğimiz idam fotoğraflarıyla beraber verebilecek midir?

4.İran’da halen hayatta ve görevde olan Ayetullah Hamaney’in ‘eleştirilemezliğinin’ üzerinden Şii paradigmasını eleştiren Kemalistlerin, ölümünün üzerinden tam 71 (yazıyla yetmiş bir) sene geçen Atatürk’ün eleştirilemezliğini savunmaları ne tür bir yobazlık örneğidir?

5.Bu olaylar vesilesiyle, ayaküstü veya satır arası, ‘Atatürk’ün kıymetini hatırlatanların,
İran’daki tatsızlıkların sonuçta bir seçim sonrası karışıklık olduğunu,
1923-1946 arasında Türkiye’de hiç seçim olmadığını,
çeşitli sivil toplum tepkilerinin ise, şu an İran’da olanlara rahmet okutturacak kadar kanlı bastırıldığını kasten unutturmaya çalıştıklarını söyleyebilir miyiz?

6.Şiilerde bulunan Velayet-i Fakih (Âlimlerin sorumluluğu üstlenmesi) müessesesini ‘çağdışı’ bulan Kemalistlerin,
bu 86 ilim adamının dahi seçimle vazifelendirildiğini dillendirmemeleri,
Ama diğer yandan hiçbir seçime girmeden atamayla göreve gelen Genelkurmay yetkililerinin ne darbelerini ne siyasete müdahalelerini eleştirmemeleri ve bilakis Paşası’nın Medyası olmakla gurur duymaları hangi mantıksal düzlemde ele alınabilir?

7.Nida’nın canlı çekilen ölüm anı görüntülerini ‘+18’ populizmi ile veren Misyoner Medya,
‘Kendi vatandaşlarını öldüren rejim olur mu ?’ şeklinde İran karşıtı haberler ve yorumlar yaparken,
84 (yazıyla seksen dört) senedir gericilik ve bölücülük hezeyanlarıyla kendi halkına gizli ve açık kurşun sıkan Kemalist rejimle ilgili görüşleri nasıl olup da olumlu kalabilmektedir?

8.İran’da başta başörtüsü olmak üzere çeşitli alanlarda özgürlüğün gelmesini isteyecek kadar dış dünyayla alakalı Kemalist’lerin,
kendi memleketlerinde ne orduda ne üniversitede ne kamuda başörtülülerin bulunmasına izin vermemelerini,
Kur’an eğitimini 15 yaşına kadar yasaklamalarını,
Kürtlerin ana dillerinde eğitim ve devlet dairelerinde hizmet alma haklarını şiddetle reddetmelerini ve onlarca saçma dayatmalarını hangi mantıkla düşünmeliyiz?

9.Kemalistler, halkı tuvalet deliklerine Kur’an saklamak zorunda bırakacak bir baskı sabıkaları tarihte kayıtlı iken, İran yönetiminin yapmakta geciktiği reformları hatırlatma ve eleştirmelerinin kendilerini nasıl komik durumlara düşürdüklerinin farkında mıdırlar?

10.İran’daki meydanlarda öldürülen isyancıların katillerinin,
Kemalist rejimin bekası için 1 Mayıs meydanlarındaki faili meçhul cinayetlere, Güneydoğu’da katliamlara imza atan KontraGerilla-Jitem-Ergenekon ekiplerinden eğitim alma ihtimali nedir?

11.İngiltere MI6, ABD CIA ve İsrail MOSSAD ajanlarının büyük çoğunluğunu, sızma, manüplasyon, tahrik ve kaos gibi operasyonel amaçlarla İran’a yönlendirmişken, anti-emperyalist duruş iddiasındaki Kemalistlerin, İran İslam Cumhuriyeti’ni desteklememeleri hangi tutarlı izah ile açıklanabilir?

12.‘İslami Demokrasi Bu Kadar Olur!’ spotlarını sürmanşet veren Kemalistlere,
‘Demokrasi’de halkın yüzde 99’u (yazıyla doksan dokuzu)dini veya komunist bir rejim istese dahi bu istek kabul edilemez’ şeklinde özetleyebileceğimiz ‘Demokrasi Paradoksu’nu hatırlatırsak Demokrasi’nin ‘en göz boyayıcı sömürü sanatı’ olduğunu kabul etmeleri söz konusu mudur?

13.İran’da seçim sonuçlarına isyan edenlerin önderi Musevi’nin dahi ‘İslam Rejimi’nin değişmesini kesinlikle istemiyoruz’ demeci, Kemalistlerin neden ısrarla görmezden geldiği bir sözdür?

14.Yıllarca Müslümanlara ve İran’a ihale edilen ‘Türk aydınları cinayetleri’nin Ergenekon işi olduğunun anlaşılması neden İran’a yönelik bir haksızlık yapıldığı hissini doğurmamaktadır?

15.İran’a ‘kapalı rejim’ diyenlerin, İran’da Türk Malı’nın bizdeki Amerikan malı kadar makbul karşılandığını ama Amerikan malı ise kesinlikle alınmadığını,
İran’ın bize vize uygulamadığını, ama Amerikalılar’ın ülkeye girişinin yasak olduğunu, Türkiye’ye gitmek isteyenlere hiçbir zorluk çıkartmadığını görmezden gelmelerini ‘bir ülke Amerika’ya ve İsrail’e kapalı ise dünyaya kapalıdır’ diyecek kadar ‘kapalı kafa’ olarak nitelememiz haksızlık olur mu?

16.İsrail, Musevi’nin arkasında olduğunu ve hatta kendilerinin İran İslam Cumhuriyeti’nin yıkılmasını umduklarını en üst düzey resmi demeçle açıklamışken ve aynı İsrail, güçlü bir PKK kartını kaybetmek istemezken, İran ise Pejak ve Pkk kamplarını bombalarken, Kemalistlerin hala mevcud İran yönetiminin devrilmesini istemeleri hangi derin planlarla izah edilebilir?

17.Yıllarca vatandaşlarını iç ve dış düşman yalanlarıyla avutan ve uyutan Kemalistlerin İran olaylarına bakışında, Ahmed Davudoğlu’nun başını çektiği ‘Komşularla sıfır sorun konsepti’nden rahatsızlıklarının payı nedir?

18.İran’daki olayların hemen ardından, daha önceden planlanmadığı halde İzmir’de Cumhuriyet Mitingi düzenlenmesinin arkasında bir ‘psiko-sosyal etkileşim’ hayali var mıdır?

19.Kemalistlerin İran düşmanlığının arkasında, ‘Araplar bizi arkadan vurdu’ masallarıyla Arap düşmanlığı aşıladıkları halkı, “ABDest, namaz, peygamber, ramazan, oruç” ve dahası onlarca kelimeyi aldığı bu medeniyete karşı da düşman etme azmi var mıdır?

20.Şu kanlı ve sıkıntılı dönemde dahi “İsyancılara bakıyorum da İranlı erkekler sakalsız olunca ne yakışıklı ve İranlı kızlar, kadınlar ne kadar da güzellermiş” yahu diyen Kemalist yazarlar, psikiyatrik yardım almayı düşünmekteler midir?

FATİH TEZCAN

http://www.analizmerkezi.com/

Kalıcı Bağlantı Yorum (2) Yorum yaz!

FATİH TEZCAN'DAN SANSÜRE TEPKİ "Hakan Albayrak’ı sansü

5/6/2009 · Kategori: Fatih Tezcan__in Kaleminden

Fahrî Dış İşleri Bakanı Hakan Albayrak Sansürlenirse!.

Bu da oldu ya!

Şu memlekette Hakan Albayrak da sansürlendi ya!...

Yazıklar olsun!

Patronaj, eleştiriye, sorgulamaya, halkın sesi olmaya, hak aramaya bir kez daha patinaj yaptırdı...

`Şu mahalleden nasıl bir kaç Hakan Albayrak daha çıkartabiliriz?` diyesi kafalar, o numuneyi de susturmaya kalktı ya...

Güler misin ağlar mısın !

Hakan Albayrak`a gitsen sorsan (gidilmişi sorulmuşu var) yaptığı işlerin, gittiği memleketlerin, üstlendiği misyonun tamamen İslami, vicdani, mantıki normaller olduğunu ifade eder.

Doğru da, kazara Hakan Abi`nin yerinde olan birisinin, dahi ona sırf kendi madalyonluğunu hatırlatmak için `delikanlı` diye sahip çıkmaya çalışanların, şu misyonda olsalardı şu titri edinselerdi, şu sevgiyi hak etselerdi nasıl bir edebe mugayir, şımarık, sataşkan üslub kullanacaklarını tahmin bile edemiyorum...

Ama durum ne?

Albayrak, bu tavırlara ‘tavır’ değil ‘trip’ deyip gülüp geçecek, sadece işine bakacak kalibrede bir ağabeydir…

Yoook! Öle yooook!

Değil mi ki sen taakkul ve teeddüb`den taviz vermeden de olsa bir asil olarak vekil`e hesap soruyorsun...

Değil mi ki sen Kasımpaşasporlu’ya çıkarılamaz şut çekiyorsun!

Değil mi ki sen iki köşe yazısında bir muhterise altıgen kapak yapıyorsun!

Ahan da sansürlendin!

Hiç uzatmaya gerek yok!

Hakan Albayrak gibi bir adam, hele de böyle bir adam gibi adam, hele de nice adama adamlık öğretecek aha da bu adam, hele de şu yazısına müsteniden sansürlendiyse, ki öyle, bu ülkede fikir özgürlüğünden söz eden günaha girer!

Ha bu arada!...

Ben kendi adıma, Hakan Albayrak, İttihad-ı İslam mefkûresinin bir eri olduğu müddetçe mahşere kadar bu adamlayım, biline!

Ve bu yazısının altına da imzamızı atarız!

Hatta az bile yazmışsın abi deme küstahlığını dahi gösterebiliriz!

Hakan Albayrak’ı sansürleyen eller mağrur olmadan önce iki kez düşünsün!

Allah var!..

Değil Hakan Albayrak’ı, İslami iddia sahibi herhangi bir kalemi evrensel editoryal kriterlerin dışına çıkarak sansürleyecek patronlar bir kez daha düşünsün!..

Fırtına var!...

Daha bu ne ki!

Bu gemi daha fırtınaya girmedi!

Hepimiz biliyoruz ki, fırtınaya girdiğimizde birbirimize ihtiyacımız olacak!...

Hadise sıcak, sabah ola hayrola, bu iş tavzih olunur elbet kavuşur ışığa ama,

Sonuçta Hakan Albayrak baştan sonra izan ve mizan insicamı dahilinde kaleme aldığı yazısından dolayı kurucusu olduğu gazetede sansürlenmiştir!

Şu haliyle bu yapılan editoryal bir ayıptan da öte diktatoryal bir zırvadır!

Şafak Yeni mi bakacağız bundan sonra ama ‘Zırva tevil götürmez’ eski bir kuraldır!

Fatih Tezcan / Analiz Merkezi

Kalıcı Bağlantı Yorum (6) Yorum yaz!

HAKAN ALBAYRAK'IN SANSÜRLENEN YAZISI

5/6/2009 · Kategori: Guncel

Başbakan'a sorular ve cevaplar

Sayın Başbakan, dün AK Parti Meclis Grubu'na hitaben yaptığınız konuşmayı dinleyemedim, ama konuşmanın metnini okudum.

İlk tepkim: Ne bu şiddet bu celal?

Suriye sınırındaki mayınlı araziyle ilgili kanun teklifine ilavelerde bulunmaya hazır olduğunuzu, mesela mayın temizleme işinin Milli Savunma Bakanlığı'nca yaptırılması alternatifine sıcak baktığınızı, hatta "kiralama karşılığı mayın temizleme" seçeneğinin de değişebileceğini söylediğinize göre, kanun teklifinizin mükemmel olmadığını / olmayabileceğini siz de kabul ediyorsunuz.

Öyleyse, "muhalefetin provokatif tavrı ve bu tavra bazı köşe yazarları tarafından verilen destek" gibi bir söylemle karşılıklı öfkeyi besleyeceğinize, tansiyonu düşürmeye matuf bir tavır sergileyemez miydiniz?

Mesela; "Muhalefet ve bazı köşe yazarları bu kanun teklifine karşı çıkarken ölçüyü kaçırıyor ve bize haksızlık ediyor olsalar da, biz onların eleştirilerinden istifade ederek teklifimizde bazı değişiklikler yapmaya hazırız" diyemez miydiniz?

O "bazı köşe yazarları"nı da sormak isterim…

Kimlerdir onlar?

İçlerinde Akif Emre, Salih Tuna, Mehmet Şeker, Hakan Albayrak da var mı?

Varsak niye varız?

Hangi provokasyona destek vermişiz?

'Bu tasarının, mayın temizleme işini doğrudan İsrail'e ya da İsrailli firmalara ihale ettiğini, yabancıların gelip bizim sınırımıza yerleşeceğini ve bunun da vatana ihanet olduğunu söyleyecek kadar ileri gittiler" diyorsunuz…

Biz "Bu işin İsrail'e verileceği kesin! Yabancılar Suriye sınırımıza kesinlikle yerleşecekler!" gibi bir şey yazmış mıyız?

Yazmamışız.

Ya ne yazmışız?

Böyle bir şeyin muhtemel olduğunu yazmışız.

Neye istinaden yazmışız?

AK Partili yetkililerin ve bilhassa zât-ı âlinizin konuyla ilgili açıklamalarına istinaden yazmışız.

Mesai arkadaşlarınızın bize verdikleri 'Mayın temizleme işinin maliyetini karşılamakta müşkülatımız olabilir diye yap-işlet-devlet seçeneğini sunduk. İlgili ihaleye tabii ki İsrail firmaları da girebilir' bilgisine istinaden yazmışız.

Bizzat sizin 'Bu işi İsrail'e versek ne olacak? Şu dinden bu dinden diye yabancı sermayeye karşı çıkılır mı? Paranın dini-ırkı yoktur. Adam buraya gelecek, yatırım yapacak, Ahmet'i-Mehmet'i istihdam edecek' mealindeki PROVOKATİF konuşmanıza istinaden yazmışız.

Ve ben şahsen 'Ne münasebet? 500 milyon dolarlık bir iş için Suriye sınırımızda İsraillilerin fink atmasıyla sonuçlanabilecek bir süreç başlatılır mı?' diye yazmışım.

Dikkat buyurun; "sonuçlanacak" dememişim, "sonuçlanabilecek" demişim.

Bazı riskler taşıyan böyle bir kanun teklifine niçin ihtiyaç duyduğunuzu sorgulamışım.

Dünkü konuşmanızda öncelikli tercihinizin hizmet alımı yoluyla (parasını vererek) mayınları temizletmek olduğunu, toprak kiralama seçeneğinin ancak bu konuda bir sorun çıkması halinde gündeme geleceğini, fakat kanun teklifinize karşı çıkanların ilk seçeneği görmezden gelerek son seçenek üzerinde yoğunlaştıklarını, bunun da iyi niyetle izah edilemeyeceğini söylemişsiniz.

Peki, madem öyle, bu köşede daha evvel sorduğum bir soruyu tekrar edeyim:

"Öncelikli tercihiniz mayın temizleme işini tek başına ihale etmek ise, bunu bugüne kadar niye yapmadınız? Şimdi niye yapmıyorsunuz? Dediğiniz gibi olsaydı, açardınız o ihaleyi, bakardınız tekliflere, yeni bir kanuna ihtiyaç duyulup duyulmadığına ondan sonra karar verirdiniz…"

İlk seçeneği bırakıp son seçenek üzerinde yoğunlaşmamızın sebebi, o seçeneğin kanun teklifindeki eğreti duruşudur.

Öyle bir seçenek olmasaydı bile kanun teklifiniz tuhaf kaçacaktı, zira Suriye sınırındaki mayınları temizletmek için yeni bir kanuna ihtiyaç yok.

Nitekim kanun teklifinizin 2. maddesinin 1. fıkrasının başında siz de bunu teyit ediyorsunuz.

Diyorsunuz ki:

"'Mayın temizleme işi öncelikle 4 Ocak 2002 tarih ve 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu hükümlerine göre Maliye Bakanlığı'nca hizmet satın almak suretiyle yaptırılır."

Ortalığı karıştıran devam cümlesini de hatırlayalım:

"Bu usulle yaptırılamaması halinde (arazinin) tarımsal faaliyetlerde kullandırılması karşılığında, kullanım süresinden (44 yıl) en fazla indirimi teklif edene ihale edilmek suretiyle yaptırılır."

Peki; mevcut Kamu İhale Kanunu o mayınları temizletmek için yeterliyse ve Türkiye'miz 500 milyon dolar civarında olacağı söylenen mayın temizletme maliyetini karşılayamayacak kadar aciz duruma düşmediyse, "Bu toprak kiralama seçeneği nereden çıktı?" diye sormayacağız da ne yapacağız?

Şunu da söylemeden geçemeyeceğim:

Mayından temizlenen arazinin bölge halkına verilmesini isteyenleri 'Yok öyle bedavacılık!' diye azarlıyorsunuz, ama o topraklar zaten bölge halkınındı.

1950'li yıllarda "Burası askeri bölge olacak, mayınlanacak, sivillere kapatılacak" diye istimlak edildi, bölge halkının elinden alındı.

İstimlak sebebinin ortadan kalkmasıyla beraber o toprakların eski sahiplerine iadesinin gündeme gelmesinden daha tabii ne olabilir?

Buna bedavacılık denmez, iade-i hak denir.

Ve isminde ADALET kelimesi bulunan bir partiye de bu yakışır.

Hakan Albayrak / Yeni Şafak

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

AİLEDE SAYGI VE ANLAYIŞ

11/4/2009 · Kategori: Din


İnsan ilişkilerini en iyi davranışlar ve anlayışlar belirler. Davranışlarımız karşıdaki insana güven ve sıcaklık veriyorsa ilişkilerimiz iyi demektir. Mutlu bir insan, mutlu eden insandır.
 Mutlu olamayan insan ise içiyle barışık olmayan ve beklentileri çok yüksek olandır. Beklentilerin yüksek olmasının sebebi ise menfaatlerin kabarık olmasıdır. Herkezin içinde bir menfaat putu vardır. Aslıda bizim davranışlarımızı çoğu kez bu menfaat putu belirler. Bu putumuzu yenebildiğimiz nispette hakiki imana ulaşabiliriz.

Ailede mutluluk, bireylerin birbirini tanımasıyla başlar. Anlamasıyla şekillenir ve vucut bulur, saygı göstermesiyle ve onu düşünmesiyle yükselir. Ancak manevi ve imani doygunlukla zirveye ulaşır.

Ailede eşlerin birbirine saygılı olması, önce bireylerin kendisine saygı duymasıyla gelişir. Eşler birbirlerin öz şahsiyetine değer verdiği nisbette birbirine saygı duyarlar ve anlarlar. Ailedeki huzursuzlukların bir çoğu karşı tarafı anlayamama ve anlamlandıramamaktan gelir. Hadiselere sadece kendi baktığımız pencereden bakarsak yanılırız.

Bizim insanımızın bir çoğunda eşine yeterince değer verememe hali vardır.

Bunun birkaç sebebi vardır;

1. İçinde büyüdüğümüz ailede gördüğümüz davranış modelini sorgulamadan alırız. Çünkü bu kolayımıza gelir. Bize herhangi bir zorluğu yoktur!

2. Eşimize değer verirsem kendisini çok önemli görür yanılgısı!

3. Çevremizdeki inanların davranışlarını kendimize farkında olmadan modelleme yanılgısı!

Bu saydıklarımızın hiçbiri doğru davranış modelleri değildir.

Çünkü kalbi değil nefsi bakıştır.

Evlenmeden önce birbirine son derece nazik ve hoşgörülü ve sevgi dolu olan insanlar, evlenince nedense bir süre sonra değişebilmektedir. Sanki evlenince birçok davranış modeli ortadan kalkıyormuş gibi. Halbiki aslolan saygıyı ve sevgiyi yıpratmamaktır. Çünkü saygının zedelenmesi, zamanla sevgiyide incitmektedir. Sevginin incinmesi, kişileri birbirine bağlayan ve içinde binlerce kılcal damarın olduğu manevi kablonun yara alması demektir.

Ancak yıpranmış sevgilerinde, yinede birçok şeyde olduğu gibi tamiride mümkündür. Yeterki bu konuda doğru ve kararlı adımlar atılsın. Sorunu çözmeyi istemek çözmenin yarısıdır.

Unutmayılım ki kendisiyle evlendiğimiz eşimizle üç bağla birbirimize bağlıyız.

Birincisi, O önce bir insandır. Ona önce insanca davranmalıyız. Diğer insanlara nasıl davranıyorsak eşimizede öyle davranalıyız.

İkincisi, eşimiz bizim din kardeşimizdir ve herhangi bir din kardeşimize yapacağımız davranış olgunluğu eşimiz içinde geçerlidir. Çevremizdeki insanlarla olan iletişim dilimiz eşimiz içinde geçerli olmalıdır.

Üçüncüsü, O sonuçta bizim eşimiz yani hayat arkadaşımız, ahiret yoldaşımızdır.

Biz eşimizle evlenirken, ahirettede onunla beraber olmayı düşünerek ve isteyerek evlendik. Yarın Rahman’ın huzurunda mahçup olabilecek şekilde birbirimize davranmamamız gerekir. Allah (cc) hanımları bize birer emanet olarak vermiştir. Bunun şuurunda olarak yaşamalıyız. Ancak eşlerimizde bunu fırsat bilip bizleri incitici davranışlardan uzak durarak uyum içersinde yaşamasını bilmelidirler.

Evli çiftler kendilerine şu soruyu sormalıdırlar;

-Ben eşimle evli olmasaydım ona nasıl davranırdım?

-Peki evlenince ne değişiyor ki ona karşı tavırlarım değişiyor?

Eşlerin birbirlerine yakın olması birbirlerini yakmasını gerektirmiyor!

Aksine, birbirine yakın olmak anlaşmayı ve kaynaşmayı gerektiriyor.

Evlilikte, ortaya konulan ve tüketilen sevgi bitmez.

Ancak üretilmeyen ve üstü örtülen sevgi azalır.

Tabiiki zayıflayan herşey yeterince beslenince tekrar eski halini alır ve güçlenir.

Ailelerde sevgiyi ve saygıyı diri tutmalıyız. Aslında bu bizimde diri kalmamız anlamına gelecektir.

Aileler bizim kulluk göstergemizdir. Kumaşımızın ortaya çıktığı yerlerdir.

Unutmayalım ki, iyi nesiller iyi ailelerde yetişir…

Ne mutlu Allah’(cc)ı merkez alarak yaşayanlara...

Ne mutlu Allah’(cc)ı herşeyin üstünde tutanlara...


A.Hamit Kahraman

Kalıcı Bağlantı Yorum (2) Yorum yaz!

« Önceki ::